Alevi İnançları, İbadetleri, Bazı Adap ve Erkân

01.12.2020
Alevi İnançları, İbadetleri, Bazı Adap ve Erkân

Oluşum süreci takip edildiğinde Alevîliğin homojen bir yapıya sahip olmadığı anlaşılır.

Öte yandan bu süreç, Alevî geleneğin bariz farklılıkları ifade edecek mezhebi yapılanmaya sahip olmadığını da gösterir. Bu cümleden olarak Alevî ve Bektaşi çevrelerin temel inanç ve ibadet esaslarında Anadolu’daki diğer tasavvuf ve tarikat çevrelerinden çok farklı olmadığını ifade etmek gerekir. Bununla birlikte gerek geçmişteki siyasi çekişmeler, gerekse günümüzdeki dinî-sosyal yapı bu çevrelerin bazı inanç motifleriyle farklılaştığını göstermektedir. Burada bu farklılığı ifade eden bazı temel kavramlar üzerinde duracağız. Ancak bu anlatımın bütün Alevî zümreler arasında farklı tonlarda kabul gören ortak unsurlar olduğu unutulmamalıdır.

Alevî din anlayışı büyük ölçüde şifahi kültürle sonraki nesillere aktarılan, kısmen yazılı geniş bir manzum literatüre sahiptir. Bununla birlikte farklı risalelerin bir araya getirildiği mensur bir literatür de vardır. Bektaşi geleneği Erkânnameleri Alevî geleneği ise Buyruklar’ı el kitabı olarak benimserler. Bunların yanında Alevî ve Bektaşi edebiyatının belli başlı kaynaklarını; Hacı Bektaş Veli’ye nispet edilen eserler, Kaygusuz Abdal’ın eserleri, Kitâb-ı Cabbar Kulu, çeşitli Fütüvvetnameler, sufi Vilâyetnameleri, Hz. Ali Cenknamaleri, Muhammed İbnü’l-Hanefiyye Cenknamaleri, Ebû Müslimnameler, Şerhu Hutbeti’l-Beyân, Şah İsmail’in Divan’ı, Yemini’nin Faziletname’si, Fuzuli’nin Hadîkatü’s-Süedâ’sı, Virani’nin Risalesi, Kenzü’l-Mesaib (Kumru), Hüsniye vb. eserler oluşturur. Büyük ölçüde yazmalar hâlindeki bu literatür, yakın tarihimizdeki çalışmalarla nispeten okuyucuya kazandırılmıştır.

Alevîliğin oluşumunda üç temel inanç kültürü bulunur. İslamlaşma süreçleri uzun süren yarı göçebe topluluklarda geleneksel Türk dini, güncel dinî unsurlarıyla ve çeşitli uygulamalardaki geleneğe dönüşen görünümleriyle varlığını sürdürür. Bunun yanında Sünni/Hanefi/Maturidi inanç formu gerek devlet teşkilatları, gerekse zihin dünyaları itibarıyla İslamlaşma süreçlerinde Türklerde hâkim yapıyı oluşturur. Bu yapı Alevîlik özelinde, Türklerde mevcut Ehlibeyt sevgisi potansiyeliyle birlikte XV-XVI. yüzyıldaki Safevilerin Anadolu topraklarındaki faaliyetleriyle Şii On İki İmamcı inanç motifleriyle bezenerek kendine has bir inanç halitasına dönüşür [15]. Alevî inanç kültürü, yarı-göçebe Türkmenler arasında gezgin dervişlerin katkısıyla tasavvufi bir görünüm arzeder. Türklerde hâkim Yesevi gelenek, Horasan Melamiliği ve Irak’ın zühdi tasavvuf anlayışıyla bütünleşerek Anadolu’ya taşınır. Böylece yetmiş iki millete bir gözle bakan, her varlıkta Tanrıyı görerek yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş gören Türkmenler, XIII. yüzyıl Anadolu’sunda, kurumlaşma sürecine giren Ahiliğin âdâb ve erkânını, gündelik hayata yönelik pratik ahlaki yaptırımlarını; Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ında dile getirdiği dört kapı-kırk makam anlayışı çerçevesinde benimseyerek yaşamaya başlar.

Hak-Muhammed-Ali

Alevî ve Bektaşi anlayışında tasavvufi geleneğe uygun olarak “levlake levlak lema halaktü’l-eflâk” (Sen olmasaydın ya Muhammed felekleri yaratmazdım.) sözünün gereği Tanrı’dan ilk tecelli eden şey, Muhammed’in nurudur; bir başka ifadeyle Muhammed-Ali’nin nurudur. Çünkü Alevîler Kur’an’da geçen nur ve kandil (Nur, 35; Ahzab, 46) ifadelerinden hareketle, nur-ı Muhammedi’nin, bir elmanın iki yarısı gibi birbirinden ayrılmayan Muhammed-Ali’nin nurunun birleşimi olduğunu kabul ederler. Buna göre, nübüvvet vasfının tezahürü olarak “Hz. Muhammed’i her kemalin başlangıcı, her güzel hasletin menşei” olarak gören anlayış Hz. Ali’yi de kapsayacak şekilde genişletilir. Yani, velâyet vasfının, nübüvvetin devamı gibi anlaşıldığı tasavvufi-Şii düşüncenin yansımasıyla velâyet sahibi Hz. Ali, Hz. Muhammed’e nispet edilen vasıfları (nübüvvet hariç) kendisinde taşıyan ve onun devamlılığını sağlayan parçadır. Bu itibarla, ikisi birbirinden ayrılmaz ve birlikte zikredilir.

Böylece Muhammed-Ali, Tanrı’nın ilk tecellisi olarak vahdetin kesrete açılan kaynaklarıdır; birlikte çokluk veya çoklukta birliktirler; üçü birdir, aynı zamanda üçünün de kendi kimlikleri vardır, bu kimliklerin sırrına vâkıf olan onların birliğini idrak eder. Bu birliği anlamanın yolu da sevgidir. Bu sevgiyi gönlünde yaşayan, Hz. Ali’nin Tanrı’nın mazharı, âlemin aynı, her varlıkta seyredilebilen, yani vahdetin kesrete dönüşmesi olgusunu da bilir. Bu ise ancak men arafe (“nefsini bilen rabbini bilir.”) sırrına ermeyle gerçekleşir. Yani insan, kendi şahsında ahlaki olgunluğa erişerek, kırk makam, bin bir yolu geçerek kâmil insan olabilir.

Bu nur-ı Muhammedi kabulüyle birlikte Alevî-Bektaşi literatürde Hz. Muhammed, Hz. Ali ile beraber zikredilir; O’nun nübüvveti, Hz. Ali’nin velâyeti teslim edilir. Hz. Ali’nin velâyeti, tasavvufi velâyet anlayışı ile Şii imamet anlayışı arasında farklı boyutlarda ifade edilir. Yine çeşitli mitolojik unsurların karıştırılmasıyla Hz. Ali’nin tarihî şahsiyeti, efsanevi menkıbelerle örülü bir tarzda ifade edilerek kabul görür. Hz. Ali’nin tarikat piri olarak kabul edilişiyle ilgili ayrıcalıkları, büyük ölçüde Şii literatüre dayanan “Ey Ali, sen bendensin, ben sendenim; sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin; Musa’nın Harun ile kardeşliği gibi sen de benim kardeşimsin; etin etimdir, kanın kanımdır/lahmike lahmi; Ali’den başka yiğit, Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur; Ehlibeytim Nuh’un gemisine benzer. Kim ona binerse kurtulur, kim ondan ayrılırsa helak olur.” gibi rivayetlerle yüceltilir.

Alevî kültürde Hz. Ali’yle ilgili kabullerin en ilginci, miraçla ilgili anlatılanlardır. Anlatıya göre Hz. Peygamber miraçta dördüncü katta bir aslanla karşılaşır, Cebrail’in ikazıyla yüzüğünü aslanın ağzına atar. Bu yüzüğü miraç dönüşü Hz. Ali ağzından çıkarıp Hz. Peygamber’in önüne koyar. Hz. Peygamber miraçta Tanrı’yla doksan bin kelam konuşur. Bunun otuz bini şeriate dairdir, bütün ümmete aittir. Kalan altmış bini Hz. Ali’de mefhar-ı sır olur. Buyruklardaki anlatıya göre Hz. Peygamber Tanrı makamında perdeyi kaldırarak Hz. Ali’yi görür ve onun sırrına erişir. Daha eski bir metinde ise sırr-ı Ali şöyle şöyle açıklanır: “Resul Hazretine sual eylediler ki, “Ya Resulallah miraç gecesi Hak Teâlâ sana ne dilce hitab etdi?” Resul Hazreti: Bana Ali b. Ebi Talib lügatıyla hitab kıldı ve gönlüme bunu ilham eyledi kim, eyitdim: Ya Rabbi, bana hitab iden sen misin yohsa Ali midir? Rabbim bana eyitdi:” “Ya Ahmed, ben Âdemoğlu olunmazam. Ve şüpheli nesnelerle sıfatlanmazam. Seni benim nurumdan yaratdım. Ve Ali’yi senin nurundan yaratdım ve anı senin gönlün sarayına muttali kıldım ve senin gönlüne Ali’den sevgülü kimse bulmadım, dahi sana anın diliyle hitab eyledim.”

On İki İmam, On Dört Masum, On Yedi Kemerbest

Hz. Ali’yle ilgili kabuller zamanla on iki imam ve on dört masum anlayışını da içererek genişler. İlk bakışta Şii inanç motifi olarak algılanan bu unsurlar, Bektaşi kültürde, İmamiyye Şiiliğinden farklı bir görünüm arzeder. Buna göre Hz. Ali’den itibaren on ikinci imam Muhammed Mehdi’ye kadar olan evlad-ı Resul, velâyet önderleri olarak kabul edilir. Tarikat geleneğine uygun olarak silsileler imamlara ulaştırılır. On dört masum ise, bu imamlardan bazılarına nispet edilen ve çocuk yaşta düşmanları tarafından şehit edilen masumlardır. Bunların bazılarının tarihî gerçekliği olmakla birlikte bazıları hayali kişilerdir.

Bunun yanında fütüvvet/ahi kaynaklı olarak Bektaşîlikte gördüğümüz on yedi kemerbest kabulüne de işaret etmek gerekir. Ancak iki kültür arasında isimlerin sıralanışında önemli farklılıklar vardır. Fütüvvet/ahiliğe göre Hz. Ali’nin müsahiplik ahdinden sonra belini bağladığı ifade edilen bu kişiler çeşitli meslek pirleri iken, Bektaşîlikte büyük çoğunluğu Sıffin’de Hz. Ali’nin safında yer alıp can verenlerdir. Bu inançların paralelinde tevella ve teberra inancı da benimsenir. Bu inanç, esasen sahabe döneminden başlayarak Hz. Ali evladı ve muhaliflerine karşı geliştirilen siyasi bir tavırdır. Vilayetname-i Hacı Bektaş Veli’ye göre Anadolu’ya tevalla’yı ilk getiren Hacı Bektaş Veli’dir [10]. Nitekim tevella Anadolu’da yerleşen diğer tarikatlarda da görülür. Burada ilk üç halifeden teberra söz konusu değildir. Teberraya ancak XV. yüzyıl ve sonrasındaki metinlerde rastlanılır. Dolayısıyla teberranın muhtemelen Hurûfî ve Safevi tesirlere binaen Alevî-Bektaşiliğe girdiği söylenebilir.

Dedelik, Dedebabalık

Tarikat vb. yapılanmalarda silsile yaşayan bir lidere ulaşır ve lider karizmatik şahsiyetiyle müntesiplerini idare eder. Alevî zümrelerde Türkçe bir kelime olan Dede terimi bu anlamda öne çıkar. Terim Anadolu’da ata ve baba’yla eş anlamlı saygı ifadesi olarak din uluları için kullanılır. Dedelere bağlı bulunan ocaklar vardır. Dedelik en dar anlamıyla da aileyi karşılayan ocak, soy ve sülaleyi ifade eder. Dolayısıyla dedelik, Alevîlikte nesebi ve dinî liderliği kendisinde toplayan bir terime dönüşür. Dedeliği gerektiren üç temel olguyu, soy, keramet sahibi olmak ve hizmet ehli olmak şeklinde tespit etmek mümkündür. Bu olgular bazen bir dedede birleştiği gibi, bunlardan sadece biriyle öne çıkan ocak sahibi dedeler de vardır.

Günümüz Alevîliğinde bu üç olgunun yanına son dönemlerde, yol erkân ve adabına ve cem yürütecek bilgiye sahip olduğu için kendilerine dedelik verilen “dikme dedeler” de eklenmelidir. Dede, bir Alevî zümresi için her şeydir. Dinî hizmetlerin görülmesi yanında toplumlarda dirlik düzeni, barış ve adaleti sağlayan, onları eğiten, irşat eden ve farklı alanlara yönlendiren dededir. Son yüzyılda yaşanan uzun savaşların ve tekke ve zaviyelerin kapatılmasının etkisiyle yıpranma sürecine giren dedelik kurumu, 1950’lerden sonraki şehirleşme süreci, eğitim seviyesinin artması, çeşitli ideolojik tercih ve yorumlarla ciddi bir otorite kaybına uğrar. Dedebabalık ise, Bektaşi Babagan kolu tarafından XIX. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılan bir terimdir. Klasik bir tarikat örgütlenmesine sahip Babagan’da mürşidlik makamını temsil eden Dedebaba, kendisine bağlı on iki halifebabanın serbest seçimiyle posta oturur. Dedebabanın topluluk içindeki otoritesi ve yeri diğer Alevî dedelerinden pek farklı değildir.

Kırklar Meclisi, Cem Törenleri, On İki Hizmet

Klasik tarikat yapılanmasında gördüğümüz zikir, raks ve sema geleneği Alevî Bektaşi kültüründe cem adıyla karşımıza çıkar. Kaynağı hakkında farklı görüşler olsa da cem, Buyruk’a göre Kırklar meclisinin canlandırılması ve içselleştirilmesidir.

Temel unsurları aynı olmak üzere çeşitli nüanslarıyla Alevîler ve Bektaşiler tarafından dillendirilen Kırklar Meclisi söylencesi özetle şöyledir: “Hz. Muhammed miraçtan dönerken Mina’da bir kubbe ilgisini çeker ve kapıyı çalıp içeri girmek ister. Kendisine “Kim” olduğu sorulunca, iki defa “Peygamberim.” dediği için kapı açılmaz, üçüncüsünde “Sırru’l-kayyum, hadimü’l- fukarayım, yoksulum.” diye cevap vererek içeriye girmeyi başarır. Oradakilerin kimler olduğunu sorar. Oradakiler, “Kırklarız, kırkımız birbirimizin aynıyız.” derler. Bir kişinin eksik olduğunu görünce kimin eksik olduğunu sorar; onlar, Selman’ın bulunmadığını söylerler. Hz. Muhammed onlardan bir nişan isteyince biri kalkıp kolunu keser ve kırkından da kan akar. Kırklar, pirlerinin Aliyü’l-Murtaza, rehberlerinin ise Cebrail olduğunu söylerler. Bir müddet sonra Selman dışarıdan bir üzüm tanesiyle gelir. Kıklar, Seyyidü’l-Hadim olarak üzümü pay etmesini Hz. Peygamber’den isterler. Hz. Peygamber üzümü ezip şerbet eder ve kırklara pay eder. Kırklar mesti elest olup, “Allah” deyip, üryan ve püryan semaya kalkarlar, Hz. Muhammed dahi semaya kalkar, mübarek imamesi başından düşer, kırk pare edip bellerine bağlarlar”.

Bektaşi rivayetinde Kırkların kimliği kimse tarafından bilinmez, sadece Hz. Ali ve Selman-ı Farisi’nin kırklardan olduğu tasrih edilir. Burgazi Fütüvvetnamesinde, “Kırklar, Ashab-ı Suffa’ya hamledilir. Hz.Muhammed, üzümü paylaştırdığı ve semah esnasında imame veya ridasının Kırkların beline bağlanmasından dolayı kırklar içinde “mürşid” makamında en yüksek konumdadır. Cebrail rehber, Hz. Ali ise pirdir.” der. Alevîler ve Bektaşiler bu toplantıya “Kırklar cemi” derler. Bunun anısına dergâhın büyük cem odasına “Kırklar meydanı” da denilir ve yapılan cemde bu olay yeniden canlandırılmış olur. Cem törenleri tekkenin yanında dede evi (pir evi), köylerde misafir odaları veya büyük bir evin salonu veya geniş bir açık alanda (Tahtacılarda) yapılabilir.

Günümüzde şehir kültüründe oluşan cemevleri de cem törenlerinin yapıldığı yeni mahallerdir. Ancak cemevlerinin mabet olarak caminin alternatifi gibi gösterilmesi veya zaviyelerin uzantıları olarak değerlendirilmeleri tartışmaya açık bir konudur. Cem törenleri yapılış zamanı, gayesi ve şekline göre çeşitlenir. Görgü cemi, Baş okutma cemi, Koldan kopma cemi, İkrar cemi, Müsahiplik cemi, Düşkünlük cemi, Dardan indirme cemi, Kırklar cemi, Ayin-i cem, Abdal Musa cemi, Muharrem cemi, Nevruz cemi gibi adlarla ifade edilen bu törenlerin her birinin katılım şartları, ne zaman ve nasıl yapılacağı bellidir. Cem törenleri Hz. Ali evlatlarını görevlendirmesiyle temellendirilen, törenin doğru ve kusursuz icra edilmesi bakımından yol ehlince devam ettirilen on iki hizmetle icra edilir. Bu hizmet algısı tarikat kapısının “hizmet” makamı ve Resulullah’ın Seyyidü’l-Hadim oluşuyla doğrudan ilgilidir. Bu hizmet sahipleri de kimi zaman bazı farklılıklar gösterse de şöyle sıralanabilir: Dede, rehber, gözcü, çerağcı, zakir, ferraş, saka, sofracı, pervane, peyk, iznikçi, kapıcı. Kadın-erkek birlikte icra edilen ceme hizmetlerin yapılmasından sonra başlanır.

Yöresel bazı farklılıklarla beraber cemdeki hizmetler şöyledir: Dede katılımcılara sohbet eder. Zakir saz çalıp deyiş söyler. Süpürge (car) çalınır. Post serilir. Dargınlar barıştırılır, canlardan rızalık alınır. On iki hizmet sahiplerinin duaları verilir. Çerağ (delil) uyandırılır. Tezekar (ibrikçi), tarikat abdesti aldırır. Kurban ve lokmaların duaları verilir. Dede, yol ve erkân konusunda canlara bilgi verir. Gerekirse ara verilir. Cem mühürlenir (secde yapılır). Üç düvaz imam okunur (secde yapılır). Üç tevhit çekilir (secde yapılır). Miraçlama okunur, kırklar semahı veya başka semah yapılır. İstek semahları yapılır. Saka suyu dağıtılır. Lokma ve kurban (sofra) hizmeti sunulur. Daha sonra dualarla sofra kaldırılıp, meydan temizlenir ve delil sırlanır ve tören sona erer. Tören esnasında görevliler ve semaha kalkanlar niyaz duruşunda durarak dedenin oluruyla vazifelerini yerine getirirler.

Müsahiplik

Alevî-Bektaşi kültürdeki önemli kurumlardan biri olan müsahiplik, kardeşlik anlamında, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti sonrası ashabı birbiriyle kardeş etmesi/muahat olayına dayandırılır. Bazı kaynaklarda Hz. Peygamber’in yakın akrabasını İslam’a davet ettiğinde veya Gadir Hum’da Hz. Ali’yi kendisine kardeş ilan etmesi de müsahipliğin gerekçesi olarak zikredilir. İlk örneklerini fütüvvet/ahi teşkilatındaki yol kardeşliğinde gördüğümüz bu olgu, Alevî-Bektaşilerde evli çiftler arasında yapılır.

Müsahip olacak çiftler önce birbirleriyle anlaşır ve rehberin gözetiminde hazırlanarak bir cem töreniyle müsahip ilan edilirler. Müsahipliğin erkânı, Buyruklar’da etraflıca açıklanır. Bazı Alevî zümrelerinde ceme girmenin esaslarından kabul edilen müsahiplik, Babagan Bektaşiliğinde uygulanmaz. Müsahiplik özellikle taşradaki Alevîliğin sosyal yapısında kuvvetli bir yardımlaşma ve dayanışma olgusunun kurumlaşmış biçimidir. Ancak şehir kültürü ve modern sosyal yapının bu kurumu erozyona uğrattığını söylemek mümkündür. Aynı erozyonu diğer bir Alevîkurumu düşkünlükte de görüyoruz.

Düşkünlük

Düşkünlük, Alevîlikte gerek sosyal gerekse ocak içi faaliyetlerle ilgili iç denetimi sağlayan bir kurum olarak asırlarca bu topluluklarda hukuki bir işleve sahip olmuştur. Eğer bir kişi herhangi bir suç işlemişse ve bu suç cemde bulunan cemaat tarafından tespit edilmişse, o kişi Dede tarafından dara çekilir. Buna Dar-ı Mansur da denilir. Suçun derecesine göre toplumun onaylamasıyla ceza verilir. Böylece suçlu bulunan kişiler suçları oranında nakdi cezalardan sürgün ve ölüm cezalarına kadar varan biçimde cezalandırılırlar.

Bu durumda düşkün ilan edilen kişi, kendisiyle selamlaşmak dâhil her türlü bireysel ve sosyal ilişkinin kesilmesi suretiyle, adeta toplumdan tecrit edilir. Bu yarı-göçebe tarım topluluklarında, bir anlamda kişinin hayat hakkının önemli ölçüde sınırlanması anlamına gelir. Modern devlet yapısına geçiş ve bütün vatandaşların devletin belirlediği kanunlara tabi olması, iletişim vasıtalarının çoğalması ve uygulamaların bütün yerel birimlere yaygınlaştırılması düşkünlük geleneğinin fonksiyonlarını sınırlamıştır. Artık sosyal denetim devlet tarafından sağlanmaktadır.

Diğer İbadetler

Alevî-Bektaşilerin ibadetler konusundaki tavırlarını, onların sosyal çevreleri ve tarikat geleneğinden sahip oldukları Melameti anlayış çerçevesinde değerlendirmek uygundur. Bu çerçevede namaz ve oruç gibi temel ibadetleri inkârdan bu ibadetleri fazlasıyla yapanlara kadar uzanan bir çizgiyi görmek mümkündür.

Bununla birlikte Alevîlerin büyük çoğunlukla ibadetler konusunda kayıtsız kaldıkları, ihmalkâr davrandıkları ve hatta cehalete binaen inkâra varan tavırlar sergiledikleri ifade edilmelidir. Alevîlerde dinî ibadetleri mümkün olduğu kadar ifa etmeye çalışanlar, daha çok Sünni çevrelerle ilişki içinde olanlar ve din hakkında belli bir bilgi seviyesine sahip olanlardır. Oruç konusunda da farklı yaklaşımları gördüğümüz Alevîlikte Ramazan ayının dışında Muharrem ayının ilk günleri 9, 10, 12 gün Muharrem oruçları yine farklı algılalarla idrak edilir. Bunun dışında bazı Alevî zümrelerinde 13-15 Şubat’ın ortalarına rastlayan üç günlük Hızır Orucu tutulmaktadır.

Muharrem sonrasında aşure, Hızır orucu sonrasında ise Hızır Lokması pişirilir ve dağıtılır. Zekât konusunda, gelenekten gelen dede hakkı, baba hakkı, çerağ hakkı, gibi formlar kısmen muhafaza edilmekle birlikte çeşitli erkân vesilesiyle hem dedeleri memnun etmek hem de erkân katılanları veya fakir fukarayı memnun etmek esastır. Bu itibarla Alevî törenleri çoğu kere lokmalı düzenlenir. Bunun yanında Anadolu’da bilinen kurban geleneği Alevî zümreler arasında yaygın olarak uygulanır. Başta Kurban Bayramı olmak üzere, yılın belli mevsimlerinde çeşitli nedenlerle kurban kesilir. Adak kurbanı, ziyaret kurbanı, müsahiplik kurbanı, Muharrem ayında kesilen şükür kurbanı, Hakk’a yürüyen (ölen) kişinin affı için kesilen dâr kurbanı, bunlardan bazılarıdır. Kurbanlarının eti, ihtiyaç sahiplerine, akraba ve komşulara dağıtılır. Cemlerde kesilen kurbanların etleri ise “dualandıktan” sonra “rıza lokması” olarak dağıtılır. Hac konusunda diğer Müslümanlar gibi inanıp usulüne uygun Kâbe ziyaretine gidenlerle birlikte, hac ibadetini çeşitli Batıni tevillerle yorumlayanlar da bulunmaktadır. Genelde bu yorumlarda Allah’ın mümin kulunun kalbinde bulunduğunu ifade ile insana değer veren ve saygı gösteren anlayış biçimleri kendisini göstermektedir.

Dört Kapı Kırk Makam

Yukarıda Hak-Muhammed-Ali yolunun vahdet-i vücud felsefesine dayandığını, bu felsefede insanın bu dünyadaki gayesinin insan-ı kâmil mertebesine yükselmek olduğunu belirtmiştik. İnsan-ı kâmil olmak için iyi ahlak ile donanıp, kötü ahlaktan kaçınmak, nefsi terbiye etmek gerekir. Alevî-Bektaşi geleneğinde nefis terbiyesiyle ilgili çeşitli kurallar ya ceme başlarken yapılan sohbetlerde veya cemin çeşitli safhalarında talibe nasihat olarak öğütlenir.

Bir dervişin ahlaki olgunluğa erişmesi için geçmesi gereken dört kapı kırk makam Makâlât’da şöyle sıralanır: Şeriat kapısı: İman, ilim, ibadet, helal kazanç ve haramdan kaçınmak, evlilik, cinsi hayattaki yasakları bilmek, sünnet ve cemaat ehlinden olmak, şefkat, temizlik ve emr-i ma’ruf nehy-i münkerdir. Tarikat kapısı: Tevbe, mürit olmak, tıraş, mücahede, hizmet, havf, ümit, hırka, seccade, zembil ve hidayet, sahib-i cemiyet ve sahibi-i nasihat, aşk ve şevk ü safadır. Hakikat kapısı: Toprak olmak (alçakgönüllü olmak), yetmiş iki millete bir gözle bakmak, eline geleni men kılmamak, mahlûkatın kendisinden emin olması, mülk ıssına yüz sürüp yüzsuyun bulmak, hakikat sohbetinde esrar söylemek, seyr-i sülük, sır saklamak, münacaat, Hak Teâla’ya ulaşmak ve vuslattır. Marifet kapısı: Edep, korku, perhizkârlık, sabır, haya, sehavet, miskinlik, ilm, marifet ve kendini bilmektir.

Üç Sünnet Yedi Farz

Alevîlikte, tarikat geleneğiyle ilgili benimsenen üç sünnet yedi farz, İmam Ca‘fer-i Sadık’dan nakille şöyle sıralanır:

Sünnetler:

  • Zikr-i Hakkı (kelime-i tevhid) dilinden düşürmemek,
  • Kalbinden kibri ve düşmanlığı gidermek,
  • Talip olunan yola teslim olmaktır.

Farzlar:

  • Varlığını kudret-i Hak’tan bilmek, sırrını izhar eylememek, zahidin imanından (dinî ve sosyal taassuptan) şeytandan nice sakınırsa öyle sakınmak,
  • Kendisine bir nefes söylendiğinde hak bilip delil istememek,
  • Her nerede ise daima özür dilemek, niyaz ehli olmak, zira her fesat Hakkı unutmayla olur.
  • Mürebbi hakkını (eğitici, öğretmen hakkını) hak bilip, hakkına itaat etmek,
  • Müsahib hakkını ceme getirmeyip, hakkını kaybetmemek,
  • Halifeden el tutup, tövbe kılmak,
  • Tarikat tacı takıp, üstada özünü yetirip, kendi bilişin terk etmektir. Yol ehline, pay-i mal olmaktır.

Dua, Tercüman ve Gülbanklar

Alevî ve Bektaşi tasavvuf geleneğinde gerek cem töreniyle ilişkili gerekse gündelik yaşayışa yönelik pek çok dua, tercüman ve gülbank vardır. Mürşidin çırak çıkarma duası, mürşidin sofra verme duası, sofra açma duası, kemerbest aşkı, fena ve teslim tekbiri, tekbir-i sitem-i çelik, post, tıraş, kurban, keşkûl, kanberiye, teslim, palhenk, sofra, mengûş, dolak, ikrâr, tac ve çeşitli çerağ tercümanları, çerağ gülbengi ve sancak salası gibi örnekler; dua, tercüman ve gülbankların belli başlı örnekleridir. Bunlardan bazılarının açılımları ve açıklamaları aşağıdaki gibidir:

Tercüman-ı Sofra: Allah Allah nimet-i Celil sofra-i Halil mana-i Merdan ez dem-i düvazdeh-i imam ve çıhardeh masum-ı pak kabul-i kurban keskin-i Zülfikâr ez dem-i piran. Ber cemal-i Muhammed kemal-i Hüseyn Ali bülend ra salavat.

Tercüman-ı Dar: “Bism-i Şah, ‘Rabbena zalemna enfüsena ve in lem tağfirlena ve terhamna le-nekunenne mine’l-hasirin’ (Araf 23). Allah eyvallah, erenler yüzüm yerde, özüm darda. Erenler meydanında, Hak-Muhammed-Ali divanında canım kurban, tenim tercüman.

Tercüman-ı Çerağ: İsm-i şah Allah Allah, Çün çerağı fahr-i uyardık Hüda’nın aşkına Dü-cihan fahr-i Muhammed Mustafa’nın aşkına Saki-i kevser-i Aliyyi’lMurtaza’nın aşkına Hem Hadice Fatıma Hayru’n-nisa’nın aşkına On iki imam sadr-ı vilayet pişvanın aşkına Çar-deh-i ma‘sum-i pak Âl-i ‘aba’nın aşkına Hazret-i Hünkar âlem-i kutb evliyanın aşkına Haşre dek yansun yakılsun billahi anın aşkına.

Ber cemal-i Muhammed kemal-i Huseyn Ali’yi bilene salavat Gülbank-i Çerağ: Allah Allah, akşam karışan çerağ-ı ruşen fahr-i dervişan kudret-i abdalan zuhur-ı imaman kanun-ı evliya. Kerem-i Ali pirimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Veliyyi Horasan. Hazret-i Seyyid Ali Sultan-ı ğaziyan erenlerin çerağı ruşen ola hü diyelim hü. Kurban Tığlama Duası: Bismillahi Allahü Ekber, tekbir Allahü Ekber, tekbir Allahü Ekber, kurban-ı Halil, ferman-ı Celil, tığ-ı Cebrail, itaat-ı İsmail bismillahi Allahü Ekber, Allahü Ekber, la ilahe illallahu vallahu Ekber, Allahü Ekber ve lillahi’lhamd.

Kurban kesildikten sonra şöyle dua edilir: Kurbanlarımız kabul, muratlarınız hâsıl ola. Dergâh-ı izzetine yazılmış ola. Dildeki dileklerinize, gönüldeki muratlarınıza vasıl ola. Kurbanlarınız kazaya kalkan, belaya bekçi ola. Duası bizden, kabulü de Allah’tan ola. Gerçeğe Hü…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.