Aleviliğin Doğuşu ve Teşekkülü

01.12.2020
Aleviliğin Doğuşu ve Teşekkülü

İçlerinde Alevîlerin de bulunduğu bazı araştırmacılar, Alevîliği Türklerin Müslümanlığıyla başlatma eğilimindedirler. Burada en temel vurgu Ehlibeyt sevgisi ve Emevi/Yezid düşmanlığıdır.

Türklerin Müslümanlığı kabul ettikleri ilk dönemlerde Zeydiler vasıtasıyla Horasan bölgesinde Zeyd b. Ali ve oğlu Yahya’ya yapılanlar, dedeleri Hz. Hüseyin’in Kerbela faciasıyla da birleştirilerek bir mazlum edebiyatı çerçevesinde Türkleri derinden etkilemiştir. Diğer taraftan Ebu Müslim Horasani’nin liderliğini benimseyen bazı gruplar vasıtasıyla Orta Asya içlerine kadar giden Muhammed b. el-Hanefiyye soyu, Türklerde Ehlibeyt sevgisini pekiştiren önemli bir olgudur. Çünkü bu gelenek, Ahmet Yesevi’yi menkıbevi olarak İbnü’l-Hanefiyye soyuna nispetle yüceltir. Ancak bu Ehlibeyt sevgisi, Türkler arasında bir ayrışmayı ifade etmez; özellikle Alevî farklılaşmasını belirleyecek boyutlarda değildir. Bilakis Türkler farklı mezhep mensuplarıyla birlikte bir bütün olarak Ehlibeyt sevgisi konusunda kendilerine has bir üslup ve tavır benimseyerek ilk dönemde yaşanan olaylar hakkında Emevileri maşeri vicdanlarında yargılayıp mahkûm ederler.

İlk Müslüman Türk devletleri, resmî teşkilat yapısı bakımından Sünni’dir. Ancak bu yapı; merkez-çevre, şehirli-göçebe ilişkileri bağlamında bazı farklılıklar gösterir. Büyük çoğunluğu yarı-göçebe olan Türkmen toplulukları, İslam’ı benimsemelerine rağmen İslamlaşma süreçleri asırlarla ifade edecek bir zaman dilimine yayılır. Bu süreçte tek tanrı inancının hâkim olduğu eski kültürden pek çok şey, yeni dine taşınarak yaşatılmaya devam eder. Bu noktada Alevîliği iyi anlayabilmek için şehirli-göçebe din anlayışı farklılığını, sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. Çünkü yüzeysel bir inceleme bile inanç esasları ve bazı pratikler bakımından Türkiye’de oluşan din anlayışlarında, farklılaşmayı ifade edecek ayrılıkların olmadığını gösterir. Türkiye’de cami-medrese kültüründen beslenen yerleşik kültür, büyük ölçüde kitabi din esaslarına bağlıdır. Taşrada ise, nispeten tekke kültürüne bağlı kalan anlayışlar şifahi kültürden beslenerek zamanla kitabi dinden giderek farklılaşır. Esasen bu farklılaşma sadece din alanıyla sınırlı değildir; farklılaşma, siyaset, ekonomi gibi alanlar başta olmak üzere sosyal hayatın hemen her alanında ortaya çıkar ve tarih içinde gruplar arasında birbirlerini itham eden atasözleri, vecizeler, fıkralar ve nükteler üretirler.

Alevîlik bağlamında Çepniler, bu farklılaşmanın açık bir örneğini teşkil ederler. Karadeniz’in sahil kesimine yerleşen Çepniler, başlangıçtan itibaren Sünniliği benimserler. Ancak aynı bölgenin dağlık iç kesimlerinde, Kelkit, Şiran, Tokat civarında yerleşenler Alevî’dirler. Anadolu’ya yapılan göçler de Alevî yapılanmanın belirlenmesi bakımından önemlidir. Anadolu’da XI. yüzyıl öncesi Türk izleri görülmekle birlikte ilki fetih hareketleriyle beraber XI. yüzyılda gerçekleştirilen göçlerin ikinci büyük dalgası, XIII. yüzyılda Moğol istilasından kaçanlar tarafından gerçekleştirilir. Bu ikinci dalga, Anadolu’nun hem demografisini hem de sosyal yapısını belirgin ölçüde değiştirir. Alevîliğin bu yüzyılda oluşum dönemine girdiğini gösterecek önemli göstergeler vardır. Nihayet Celali isyanları sonrası, bazı boyların Batı’ya ve Rumeli’ye sürgünleri sonrasında, XVII. yüzyılda boşalan Anadolu’ya gelen Halep Türkmenlerinin devlet teşvikiyle geri dönmeyerek Anadolu’da iskânı, bu göç hareketliliğini büyük ölçüde tamamlar. Bu göçler sonucu Anadolu’da Ocakzadeliler, Tahtacılar, Çepni/Çetmiler, Sıraçlar, Abdallar gibi Alevî mikro-etnik zümreler ortaya çıkar. Anadolu’ya gelen göçebe Oğuz Türkmenleri arasında Kazeruni, Kalanderi, Haydari, Cemali gibi tarikat çevrelerini temsil etmekle birlikte, bağımsız ve başına buyruk gezgin dervişler, din anlayışlarını yaymaya başlarlar. Bunların önemli bir kısmı Orta Asya kaynaklı Hoca Ahmed Yesevi (ö.1166)’ye nispet edilen Yeseviliğe ve Irak kaynaklı Ebu’l-Vefa (ö. 1107-8)’ya nispet edilen Vefailiğe dayanmaktadırlar. Bu grupları temsil eden sufiler, henüz daha kurumlaşmış bir tarikat geleneği oluşmadığı için, Anadolu’da birbirlerinden bağımsız hareket ederek aynı kültür çevresine hitap ederler. XV. yüzyılda bu sufilerin, Abdalan-ı Rum diye adlandırılıp kendilerinden saygıyla bahsedilmesi, aslında XIII-XV. yüzyıllar arasında Anadolu’daki tarikat zümreleri arasında inanç ve mezhep temelli bir ayrımın bulunmadığını göstermektedir. Anadolu’da Alevîliğin oluşum zeminini teşkil eden bu dervişlerin önde gelenleri, Hacı Bektaş-ı Veli, Taptuk Emre, Baba İlyas, Dede Garkın gibi kimselerdir. Sarı Saltuk, Yunus Emre, Kumral Abdal, Abdal Murad, Abdal Musa, Şeyh Edebali, Geyikli Baba, Otman Baba, Şeyh Muhlis, Âşıkpaşa gibi veliler ise bu dergâhlarda yetişmiş ikinci kuşak dervişlerdir.

XIII. yüzyıl Türkiye’sinde Alevîlikle ilgili ilk akla gelen, Hacı Bektaş Veli olmakla birlikte onunla aynı dönemde ortaya çıkan Babai Hareketi ve Ahilikten de bahsetmek gerekir. Genellikle Ahiliğin esnaf teşkilatı olduğu ve şehirli bir yapıya sahip olduğu zannedilir. Ancak Ahilik, esnafların yanında asker, medreseliler ve farklı tekke mensuplarını bünyesinde toplamayı başaran, mevcut zanaat kolları bakımından yerleşik kültürle göçebe kültür, şehirle taşra arasında köprü kuran Türklere has sivilsosyal bir örgütlenmedir. Ahiliğin esnaf loncasına dönüşmesi Osmanlı’nın devletleşme süreciyle ilgilidir. Ahilik, teşkilatlanması, erkânları bakımından Alevî kültüre pek çok şey bırakmış, Alevîliğin prototipi diyebileceğimiz bir görünüme sahiptir. Alevîliğin Ahilikten kalan bariz farklı bir unsuru, Abbasi taraftarlığının benimsenmesidir. Esasen bu durum halife en-Nasır li-dinillah vasıtasıyla Anadolu’ya giren fütüvvet teşkilatı paralelinde Ahiliğin kurucusu kabul edilen Ahi Evran (ö. 1261)’la ilgilidir. Menkıbevi şahsiyetinde o, Peygamberimizin amcası Abbas’ın oğlu ve Hz. Ali’nin damadıdır. Bu durum Ahmet Yesevi’nin menkıbevi nesliyle bağlantılı olarak meşhur Abbasi komutanı Ebû Müslim ile ilgili kabullerle birleşerek Türkiye Alevîliğini, benzeri Şii hareketlerden tamamen ayırır. Babâîlik, Anadolu’da bir halk isyanı olarak ortaya çıkan ve devleti sarsan ilk önemli harekettir (1240). Baba İlyas ve halifesi Baba İshak önderliğinde, mesiyanik karakterdeki bu isyan, Doğu ve Orta Anadolu’daki nüfus kesafetinin artması, sosyal ve iktisadi dengelerin bozulması, siyasi yönetimin keyfiliği ve devletin halkına yabancılaşması neticesi ortaya çıkar. Hareketin mehdici/mesiyanik vasfı, Alevîliğe nispetini kolaylaştırır. Babai dervişleri Batı uçlarına gelerek Şeyh Edebali ve Geyikli Baba gibi sufiler vasıtasıyla Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda rol alırlar.

Babai mensuplarının Bektaşi çevrelerle barışması ve müstakil Alevî ocakları oluşturması ise oldukça sonradır. Müstakil Alevî ocaklarının oluşturulmasında Babai isyanını desteklemeyen Hacı Bektaş Veli’nin tavrı rol oynamıştır, denilebilir. Bugün hayatı önemli ölçüde aydınlanmış olan Hacı Bektaş Veli, Bektaşiliğin kurucusu ve Türkiye’de farklı adlarla anılacak müstakil ocak sahibi Alevî zümrelerinin hemen hepsi tarafından saygı duyulan, yad edilen önemli bir sufidir. Kimi zaman Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla ilişkilendirme gayretiyle XIV. yüzyılın başlarında yaşadığını iddia edilse de, onun 127071’de vefat ettiği kesin olarak bilinmektedir. O, neseben ve ikraren Ehlibeyt’e mensuptur. İlk ilmini, keşfen, ataları Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den alarak zahir ve batın ilminin anahtarlarını öğrenir. Hacı Bektaş, kendi obasını yerleşik düzene geçirme çabasındaki kolanizatör Türk dervişlerinden biridir. Bu nedenle Anadolu’ya geldiğinde karşılaştığı karmaşaya bulaşmak istemez, şehzade kavgalarına taraf olmaz. Adalet ve barıştan yanadır, nispeten sakin bir yer olan Sulucakarahöyük’te zaviyesini kurar. Akıl ve Kur’an temelli, bilgiye ve ahlaki prensiplere dayalı, Yeseviliğin dört kapı kırk makam geleneğini devam ettiren bir din anlayışına sahip Hacı Bektaş Veli’nin iyi bir medrese eğitimi aldığı geride bıraktığı eserlerinden anlaşılmaktadır. Makalat, Besmele ve Fatiha Tefsirleri, Kitabu’l-Fevaid, Şathıyye, Hurde-name, Üssü’l-Hakika, Makalat-ı Gaybiyye onun eserleri arasındadır.

Hacı Bektaş Veli halifelerini Batı’ya göndererek onları da kendisi gibi kolanizatör dervişler olarak görevlendirir. Hacı Bektaş Veli’nin tarikatının nasıl sürdürüldüğü konusunda farklı görüşler vardır. Yakın dönemdeki bazı bulgular, Bektaşiyye tarikatının XIII. yüzyıldan itibaren kesintisiz bir şekilde devam ettiğini gösterir. Sadık Abdal Divanı, şimdilik, Bektaşi ve Bektaşi tarikatı terimlerinin ilk geçtiği metin olarak gözükürken, bir Zeyni şeyhinin, Hacı Bektaş Veli’yi, gazi derviş olarak tasviri ve methi, yaşadığı bölgede yaşayan Rum abdallarından ayrı ayrı bahsedip onları hayırla yâd etmesi dikkate değerdir. Resmî belgelerde Bektaşiyye adına rastlamak için ise XVII. yüzyılı beklemek gerekecektir. Alevîliğin oluşum sürecinde XV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Hurûfî tesirlerinden, ikinci yarısından itibaren ise Safevi Şiiliğinin tesirlerinden de bahsetmek gerekir. Hurûfîliğin İran’daki takibinin ardından, sığındığı coğrafyalardan biri Anadolu’dur. Yapısı itibarıyla tekke civarında kendisine yer edinen ve karmaşık izahlarla dolu bu anlayış, Bektaşi çevrelerde etkili olur. Hurûfîliğin, Şah İsmail’in yetiştiği çevre ile aynı coğrafyada bulunmasına rağmen, muhtemelen Kızılbaş çevrelerdeki etkisi daha azdır. Günümüzde Hurûfîlikle ilgili tartışmalar ve yeni araştırmalar devam etmektedir.

Safevi Şiiliğine gelince, başından itibaren siyasi gayelere matuf olarak yapılanan bu oluşum taraftar bulma çabasıyla Anadolu’da güçlü bir propaganda sürecine girmiştir. Devletin müdahaleleriyle bu süreç, açık bir Sünni-Şii zıtlaşmasına ve çatışmaya dönüşür. Bu bağlamda İran’a bağlı faaliyet gösteren Kızılbaş/Rafızilerin elebaşları hapis, sürgün veya idam ile tecziye edilirler. Bu müdahalelerin uzantısı olarak Osmanlı resmî otoritesi, Bektaşiyye tarikatı vasıtasıyla propagandalara maruz kalan çevreleri kontrol etmek ister. Bu nedenle Balum Sultan (ö. 1516) 1499’da merkez tekkede görevlendirilir. Ancak bu görevlendirme kolay kabul edilmez ve ileride açıklanacağı üzere Bektaşîlikte kendi içinde bölünür. Öte yandan Bektaşîlik, yeni bir yapılanma sürecini girerken devletle iyi ilişkilerin neticesi bazı ayrıcalıklara da sahip olur. Günümüzde bazı Bektaşiler tarafından devam ettirilen Balum Sultan erkânı bu dönemden kalmıştır.

Tarikata tanınan imtiyazlarla Hacı Bektaş tekkesi merkez tekke hâline getirilir. Arşiv kayıtları tekkenin XVII. yüzyıldan itibaren nüfuz alanını genişletme çabası içine girdiğini ve bu çabalarının devlet tarafından da desteklendiğini göstermektedir. Genişleme ile birlikte devletin takibi altında bulunan başta Hurûfîler, Işıklar, Kalenderiler, Camiler, Torlaklar vb. gruplar bile zamanla kendilerini Bektaşiliğe nispet ederek zaman içinde tarikat içinde erirler. Ancak bu eriyiş öyle anlaşılıyor ki karşılıklıdır. Tarikatın Balkanlarda özellikle Arnavutlar arasında yayılması ise muhtemelen yeni mecraları beraberinde getirir. Safevi Şiiliğine bağlı taşradaki Alevî gruplar ise özgün Kızılbaş adlarıyla Bektaşîlikten bağımsız ve ayrı örgütlenmeyi başarırlar. Bununla birlikte hangi sebeple olursa olsun Hacı Bektaş Veli’yi yol önderlerinden biri olarak kabul ederler ve bir şekilde Bektaşiliğe ilintilenmek isterler. Bu dönemde Kızılbaşlarla ilgili en ilginç olgu ise, devletin İran sınırındaki Şafii Kürt boylarının Safevilere karşı desteklenerek tampon bölge oluşturma çabasının yansımalarıdır. Aynı destekten istifade etmek isteyen çeşitli Kızılbaş Türk boyları “Biz de Kürdüz!” diyerek devlet imtiyazlarından yararlanmak isterler ve zamanla Kürtleşirler. Günümüzdeki Kürt Alevîlerin bir kısmını bunlar teşkil eder.  Bektaşîlik 1826’da tekkelerinin kapatılması ve bağlılarının takibe uğramasıyla yeni bir sürece girer. Ancak gerek saray çevresindeki mensuplarının himayesi gerekse yeni muhalif çevrelerin tarikatı sahiplenmesiyle bu süreç çok uzun sürmez. Yine de merkez tekkedeki postnişinlik kavgası su yüzüne çıkar ve “Dedebaba” unvanı açıkça kullanılmaya başlayarak çift başlılık ve müntesipler üzerindeki hâkimiyet mücadelesi belirgin bir hâl alır. Bu hengâmede yaşanan savaşlar ve arkasından Millî Mücadele yılları, Kurtuluş Savaşı, millî sınırların belirlenmesi ve müteakiben 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’yla yeni bir dönem başlar.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.