Dürziliğin Tarihi Gelişimi ve Dürziliğin Teşekkülü

03.12.2020
Dürziliğin Tarihi Gelişimi ve Dürziliğin Teşekkülü

Hâkim Biemrillah’ın Kişiliği

Dürzi mezhebi, Fatımilerin altıncı halifesi Hâkim Biemrillah’ın şahsiyetinde düğümlenmektedir. Çünkü Dürzilere göre ilahlık onun insani görüntüsünde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Dürzi mezhebini incelerken Hâkim Biemrillah’ın kişiliğini ortaya koymak gerekmektedir.

Esas ismi Ebu Ali Mansur olan Hâkim Biemrillah, 375/985 yılında Kahire’deki hilafet sarayında dünyaya gelmiştir. Babası Aziz’in 386/996 yılında Bilbis’te vefat ettiği gün henüz on bir yaşında iken kendisine biat edilerek hilafet makamına oturtulmuş ve Hâkim Biemrillah lakabını almıştır. Hâkim, sıra dışı bir kişiliğe sahiptir. Hilafeti döneminde sert mizaçlı, merhametsiz, insanları en küçük kusurlarında bile öldürtmekten çekinmeyen bir yapıda olduğu hususunda tarihçiler ittifak hâlindedir. Kaynakların verdiği bilgilere göre Hâkim, yedi yıl boyunca giydiği yün elbiseyi hiç değiştirmemiş, gece mum ışığında oturmuştur. Bazen de karanlıkta oturmayı tercih etmiştir.

Hisbe görevini bizzat kendi yerine getirir, ölçü ve tartıda hile yapanları şiddetle cezalandırırdı. Hâkim, Mısır’daki ahlaki bozukluğu sebep göstererek kadınların dışarı çıkmasını yasaklamıştır. Bu emre karşı çıkanlar, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış ve asiler Nil Nehri’nde boğdurulmuştur. Hâkim, halkının dertlerini dinler, onların isteklerini yazılı olarak alır ve bir gün sonra onlara cevap verirdi. Hediyeler dağıtır ve halka karşı çok merhametli ve cömert davranırdı. Buna karşılık Hâkim, devlet erkânına karşı çok sert davranmaktaydı. Onun döneminde eceliyle ölen görevli yok gibidir. Hâkim’in Ehlikitaba karşı tutumu sert olmuştur.

Onun döneminde birçok kilise ve manastır yıkılmış veya camiye dönüştürülmüştür. Bunların mal varlıklarına el konulmuş, sadece Sina Dağı’ndaki manastıra dokunulmamıştır. Bunun yanında Hâkim, Hristiyan ve Yahudilere bazı yasaklar getirerek onların kılık kıyafetlerini düzenleyici talimatlar koymuş ve bazı bayramları kutlamalarını da yasaklamıştır. Hâkim’in Şiiler ile Sünnileri birleştirmek için çaba sarf ettiği de görülmektedir. Bu çerçevede daha önce yasak olan teravih namazının kılınmasına izin vermiştir. Ayrıca ezanlar Sünni ve Şii geleneğe uygun olarak okunabiliyordu.

Hâkim, Fatımi davetinin şiarı olan ezandaki Hayye ale Hayri’l- Amel lafzını ezandan çıkartmıştı. Hâkim, Ehlisünnete daha yakın olabilmek için de Maliki mezhebinin öğretilerinin okutulduğu okullar açtırmış ve gerekli ihtiyaçları için yardımda bulunmuştur (İbn Tağriberdi, IV/222). O, diğer Fatımi halifelerinin aksine, cuma ve bayram namazlarında camiye gidip hutbeler vermiştir. Böylece halk ile daha çok iç içe yaşamıştır. Hâkim Biemrillah, hilafetinin son yıllarında kendine zahidane bir hayat seçmişti. O, Kahire ve Fustat sokaklarında korumasız bir şekilde sadece iki rikaptarıyla dolaşır, gece yarısından sonra ise Mukattam Dağı’na çıkardı.

Hâkim, 411/1021’de alışılmış gezilerinden birine çıkmış, ancak esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuş ve bir daha da geri dönmemiştir. O, saltanatının yirmi beşinci senesinde, otuz yedi yaşında iken öldürülmüş veya ortadan kaybolmuştur. Birkaç gün sonra, gezilerinde bindiği eşeği ile hançerlenmiş gömleğinden başka bir şey bulunamamıştır. Dürzilere göre Allah, Hâkim’in suretinde insanlara görünmüştür. Onun ölmesi söz konusu olmayacağı için o göğe yükselmiştir. Kıyamet günü vakti geldiği zaman yeniden yeryüzüne dönecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

Hâkim Biemrillah’ın İlahlığı

Dürzilere göre; Hâkim tahta çıkışından üç ay sonra yeni bir dönemin geldiğini müjdelemek üzere etrafa davetçiler göndermiştir. Keşf Dönemi olarak da isimlendirilen bu devrede, hakikat ortaya çıkacak ve Allah’ın birliğinin bilgisi, kendisini bu hareket için hazırlayan kimselere kapalı kalmayacaktı. 1 Muharrem 408/30 Mayıs 1017 yılında perşembe günü, gün batarken Hâkim Biemrillah yeni dönemin başladığını ilan eden bir bildiri dağıtarak ilahlığını ilan etmiştir.

Hâkim Biemrillah’ın uluhiyyetiyle ilgili olarak ileri sürülen bu kurgu, Dürzilerin kendi görüşleri olup bu iddiaların tarihî kaynaklarca doğrulanması mümkün gözükmemektedir. Hâkim’in sıra dışı kişiliği sebebiyle birçok tarihçi onu, deli olarak kabul etmiş ve onun uluhiyet iddiasında bulunduğu fikri genel kabul görmüştür. Hatta İbn Zafir, Sıbt b. Cevzi ve İbn Tağriberdi gibi bazı tarihçiler, Dürzi davetini örgütleyenin bizzat Hâkim’in kendisi olduğunu kabul ederler. Ancak gerçekten durum böyle olsaydı Dürzi risalelerinde Hâkim’in katkısının olması gerekirdi.

Hâkim, yayınladığı fermanlarla, bastığı yerin, elinin ve ayağının öpülmesi gibi, önünde diz çökülmesini de yasaklamıştır. Ayrıca Hâkim kendisine Seyyidina, Mevlana şeklinde hitap edilmesinden de kesin olarak men etmiştir. Hâkimle ilgili rivayetler dikkate alındığında, önünde diz çökülmesini fermanla kaldıran ve “Allah’ın selamı Müminlerin emirine olsun” sözünden başka hitapları yasaklayan bir kişinin, uluhiyyetini ilan etmiş olması düşünülemez.

Hâkim’in çıkardığı fermanlar, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlamakta yine bu fermanlar, Allah’a ve Resulüne salat ve selam ile son bulmaktadır. Uluhiyyet iddiasında bulunan bir kişinin Hz. Peygamber’den, ceddim diye bahsetmesi, ona salat ve selamda bulunup kendisini Allah’ın kulu olarak nitelemesi mümkün gözükmemektedir. Dürzi risalelerinden, onun uluhiyyetine inanan ve hudud olarak kabul edilen kişilerin bile ona Mevlamız hitabını gizlice, içlerinden okuduklarını anlıyoruz. Bu durumdan yola çıkarak ilahlık iddiasının Hamza b. Ali tarafından ortaya atıldığı ve Hamza ve yandaşlarının yaptıklarından, Hâkim’in haberinin olmadığı sonucu çıkarılabilir.

Hâkim, kendisinin kurduğu Beytü’l-Hikme’deki toplantılara katılır ve burada yapılan tartışmaları düzenli olarak takip ederdi. Bu kurum, İsmaili mezhebinin propaganda ve eğitim merkezi olup Hâkim tarafından maddi ve manevi olarak desteklenmekteydi. Buradaki dailer Hâkim’in uluhiyyeti ile ilgili ileri sürülen bu iddialara en sert tepkiyi koymuştur. El-Kirmani, Hâkim’in uluhiyyetinin ilan edildiği tarih olarak kabul edilen 408/1017 yılında Mısır’a gitmiştir. Hâkim’e uluhiyyet izafe edildiği dönemlerde sarayda Hâkim’in en yakınında El-Kirmani bulunmaktaydı.

O, yazdığı risalelerde Hâkim’in uluhiyyetini ortaya atanlara cevap verdiği gibi Allah’ın birliği ve imamın vasıflarını konu edinen eserler de yazarak Hâkim Biemrillah’ı bir imam olarak övmekte ve ona iltifat etmektedir. Onun züht ve takva sahibi olduğunu belirterek geç saatlere kadar ibadet ettiğini ve takvasını güçlendirdiğini söylemektedir. Kirmani’nin risalelerinin çoğunu bizzat Hâkim Biemrillah’ın yanında yazması ve Hâkim’in yazdıklarına karşı çıkmaması, dikkate değer bir durum arz etmektedir. El-Kirmani, Er-Risaletü’l-Vaiza fi’r-Reddi ala’l-Ahram el-Fergani adlı risalesinde Hâkim’in uluhiyyetini iddia eden el-Fergani’ye şiddetle karşı çıkarak onu küfre saplanmakla suçlar.

Dürzi inancının ilk nüveleri olarak kabul edilebilecek elFergani’nin fikirlerini bu risalede görmek mümkündür. El-Fergani’nin “Zamanın imamının, geçmiş peygamberlerden ve imamlardan üstün olması”“Allah’ın bir şahıs veya beden olması”, “Şeriat, tenzil ve tevilin neshi ve bunların çer çöp olarak kabul edilip atılması gerektiği”, “Mabudun, Emiri’l-Mü’minin Hâkim Biemrillah olduğu” fikirleri, Neştekin ed-Derezi ve Hamza tarafından da kabul edilmiştir. Hâkim’in uluhiyyetini iddia eden El-Fergani, Neştekin ed-Derezi ve Hamza’nın, Hâkim’in mistik bir yöneliş içine girdiği zaman ortaya çıktığını görüyoruz. Bu şahıslar, Hâkim’in devlet işlerini yeteri kadar ilgilenmediği bu dönemde otorite boşluğundan faydalanarak bu iddiaları ortaya atmış olabilirler. Bunu yaparken de siyasi bir getiri peşinde olabilecekleri gibi, söz konusu isimler, batıni anlayışa sahip samimi birer İsmaili de olabilirler.

Dürzi Davetinin Başlaması

Dürzi daveti, 408/1017 yılından itibaren Hâkim’in uluhiyyeti kabul edilerek daha önceki şeriatların değersizliğinin vaaz edilmesiyle başlamıştır. Hamza, Neştekin ed-Derezi ve El-Fergani, temeli aynı olan bir öğretiyi savunmuşlardır. Hatta bundan dolayı tarihçilerin olayları anlatırken çoğu zaman bu üç şahsiyeti birbirine karıştırdıkları görülmektedir. Dürziliğin teşekkülünde önemli bir yeri olan uluhiyet anlayışını, ilk iddia eden El-Fergani olmuştur.

Onun bir suikast sonucu öldürülmesiyle ondan doğan boşluğu Neştekin ed-Derezi doldurmaya çalışmıştır. Ancak Hamza b. Ali’nin daha dikkatli hareket etmesi ve rakiplerinin de öldürülerek bertaraf edilmesi üzerine davanın tartışmasız tek lideri olarak kalmış ve hareket onun önderliğinde varlığını sürdürmüştür. Dürzi davetinin örgütlenmesi, yani mezhep hâlini alabilmesi için gerekli olan kurumlaşma, onun vasıtasıyla gerçekleştirildiğinden, mezhep kurucusu olarak da o kabul edilmiştir. Hamza b. Ali, risalelerinde El-Fergani’den hiç bahsetmemiştir. Hamza, Derezi’yi ise münafıklıkla suçlayarak kurduğu öğretide kendisinin yaratılanların en üstünü olan Külli Akl olduğunu ilan etmiştir.

O, İsmaililerce imam olarak kabul edilen Hâkim Biemrillah’ı, Tanrı olan Bir’in tecessümü makamına getirerek bir nevi onu, kurduğu sistemin dışına itmiş ve kendisini Külli Akl’ın tecessümü olarak ilan ederek daha aktif bir rol üstlenmiştir. Bunun neticesinde boşalmış olan imamet makamına kendisini atamıştır. Böylelikle İsmaili düşünce sisteminin merkezinde yer alan imamet öğretisi tasfiye edildiği gibi imametin Ehlibeyt dışından birine geçmesine de kapı açılmıştır. Hamza b. Ali’den sonra davetin liderliğine getirilen Muktena Bahaeddin, 434/1042 yılında son risalesini yazarak gaybet etmiştir. O tarihten itibaren Dürzilik; Hamza, Temimi ve Muktena Bahaeddin’in ortaya koyduğu prensiplerden başkasını bünyesine almayan, inançlarına girmek isteyenlere izin vermeyen, çıkmak isteyenlere ise müsamaha göstermeyen kapalı bir mezhep hâlini almıştır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.