Ekoturizm ve Değişim

05.02.2022
Ekoturizm ve Değişim

Ekoturizm, doğal ve kırsal alanlarda doğal ve kültürel mirasın korunmasında önemli katkıları olabilecek bir turizm olgusudur.

Kaynakların korunarak kullanılması amaçlanırken yeni kaynakların kullanıma açılması yerine öncelikle kullanılmış alanların değerlendirilmesi ve yeni kaynakların kullanımının aza indirilmesi bu olguda esastır.

Eko-turizm pazarının giderek büyüdüğü 1990’larda 43 Amerikalının ekoturizm faaliyetlerine katıldığı, Yunanistan’a gelen 3 milyon İngiliz ziyaretçinin % 19’unun eko-turist olduğu, Fransa’da 15 milyon yürüyüşçü (trekking) olduğu belirlenmiştir. Bundan sonra asıl yapılacak şey eko-turistlerin kalış sürelerini uzatmak ve daha kaliteli ürünler sunmaktır. Ülkemizde de bu potansiyel mevcuttur.

Hem turizm hem de çevre sorunları kentleşmeyle birlikte sanayi devriminin ürünüdür. Tarım sektörünün egemen olduğu dönemlerde turizm ve çevre sorunları bilinmiyordu. Sanayi bir yandan insanın çalışma ve yaşama düzeninde köklü değişimlere neden olarak turizmin ortaya çıkmasını gerekli kılacak ortamı hazırlarken, diğer yandan da çevre üzerinde etkili olmuş ve çevre sorunları olarak tanımlanan olayların nesnel koşullarını hazırlamıştır. Dünyada 1970’li yıllar, bacasız sanayi olarak tanımlanan turizmin çevre sorunlarıyla tanıştığı yıllar olmuştur.

Sanayi devriminin bir başka ürünü de kentleşmedir. Kentleşmeyle turizm ve çevre sorunları arasında yakın ilişkiler vardır. Turizme katılanların büyük bir bölümünü kentlilerin oluşturmasının yanında kentler, çevre sorunlarının büyük bölümünün üretildiği ve en yoğun yaşandığı mekanlardır. Turizm ile çevre sorunlarının günümüz toplumunda tek tek yada birlikte oynadıkları rollerin büyüklüğünü ve önemini kavrayabilmek için, 1970 yılı çevresinde oluşan ve üzerinde yaşadığımız dünya, onun kaynakları ve insan kavramlarını derinden etkileyen bazı olayları irdelemek zorunluluğu vardır. Ekoturizm bu köklü değişimlerin dayattığı bir çözüm biçimidir.

Turizmde ve çevre anlayışında köklü değişimlere neden olan bir başka önemli olay da 1973 yılında yaşanan ‘petrol krizi’dir. Bu olay da bizim o zamana kadar sınırsız, sorunsuz ve tükenmez olduklarını sandığımız dünya kaynaklarının ne denli sınırlı ve tükenebilir olduğunu görmemizi ve aynı zamanda tüketimde dikkatli olmamızı sağladı. Sonra da, yavaş yavaş tüketim ağırlıklı bir toplum yapısından, tasarruf ağırlıklı bir toplum yapısına doğru değişim sürecine girdi.

Çevre sorunlarının başyapıtı olarak kabul edilen ve 1968 yılında yayınlanan ‘Silent Spring -Sakin İlkbahar’ kirlenmenin boyutlarını çarpıcı bir biçimde ortaya koyarak, çevre hareketinin gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır. Öyle ki, 1970 yılında ABD’de 22 Nisan günü, ABD nüfusunün % 10’unu oluşturan 20 milyon kişi, politikacı ve karar vericilerin dikkatlerini çevre sorunlarına çekebilmek ve çözüm üretmelerini sağlayabilmek için yürüdü. Bugün bile dünyanın en kalabalık yürüyüşü ve en etkin sivil toplum hareketi olarak biline bu yürüyüş günü olan 22 Nisan o yıldan beri ‘Dünya Günü’ olarak yaygın bir biçimde anılmaktadır. 22 Nisan hareketinin politik alandaki etkisini göstermesi sonucu olarak Birleşmiş Milletler 1972 yılında İsveç-Stokholm’de ilk çevre zirvesini düzenleme kararını almış yada almak zorunda kalmıştır. Her yıl kutlanan ‘5 Haziran Dünya Çevre Günü’ bize bu zirvenin armağanıdır.

Çevre sorunlarının yaşamsal nitelikte bir sorun olduğunun ve doğrudan insan neslinin devamını tehdit eder boyutlara ulaştığının kavranması, insan kavramının da yeniden gözden geçirilmesine ve sorgulanmasına yol açmıştır. 1970’li yıllara kadar kendini her şeyin hakimi olarak gören insan artık kendisini, üzerinde yaşadığı ekosferin, diğer canlı yada cansız bileşenlerinden bağımsız, mutlak egemen türü olarak görmekten vazgeçmek ve onun sadece bir bileşeni, bir parçası olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Plajları deniz kaplumbağalarıyla; denizleri Akdeniz foklarıyla; gökyüzünü kelaynak kuşlarıyla; toprağı kardelenlerle; dağları alageyiklerle; ormanları sincaplarla paylaşabilme alçak gönüllülüğünü yaşa geçirebilmemizin altında bu gerçeğin özümsenmiş olması yatmaktadır.

Dünya, artık canlı ve cansız öğelerin rasgele bir arada bulunduğu bir oturma odası olmanın ötesinde, karşılıklı bağımlılıklar ve destekler yoluyla, kendi kendini yöneten koskocaman canlı bir organizma olarak görülmektedir. Yaşama gücünü rekabetten değil işbirliğinden, uzlaşmadan alan bu sistemde, ister canlı ister cansız olsun, varolan her şey değerli ve saygıya layık olarak kabul edilir. Örneğin taş olmadan onun ayrışmasıyla oluşan toprağın, toprak olmadan onun üzerinde yetişen otun, ot olmadan onu yiyerek yaşayan koyunun, koyun olmadan onunla beslenen kurdun yada insanın olması mümkün değildir. O halde insanı da içine alan tüm bu yaşam ile taş, toprak, ot, kurt vb. arasında yaşamsal bir ilişkinin ve bağımlılığın varlığı kesindir. Salt bu dünyada var oldukları için tek tek ve birlikte, taş, toprak, ot, kurt da bu bağlamda en azından insan kadar değerli, gerekli ve saygı değerdir.

Tüm bunları, 1970’li yıllar sonrasında farklı bir dünyada, farklı insanlarla, farklı bir yaşama ayak uydurmaya çalışmakta oluşumuzun kanıtları olarak kabul etmek zorundayız. Dünyanın ve insanın farklılaştığı bir ortamda turizmin farklılaşmaması beklenemez. Son yirmi yıldır turizm sektöründe sıklıkla duyulan ekoturizm, yumuşak turizm, sürdürülebilir turizm, yeşil turizm, kırsal turizm, doğa turizmi vb. adlar altında duyduğumuz ve örnek uygulamalarını gördüğümüz turizm türleri, çıkış noktalarını dünyaya ve insana ilişkin bu yeni tanımlamalardan almaktadır. Farkında olmalıyız ki artık, plajların, denizlerin, dağların, gökyüzünün sadece bize, insanlara ait olmadığı ortadadır. Kayıtsız şartsız hükümran olduğumuzu sandığımız egemenlik alanlarımızdan giderek artan bir hızla geri çekiliyoruz. Plajları deniz kaplumbağalarıyla paylaşıyor, onların yumurtalarını kumsalımıza bırakmasını saygıyla karşılıyoruz. Bir tesis inşa ederken ağaçların kesilmemesine, doğal bitki örtüsünün tahrip olmamasına, kuşların ürkütülmemesine, kısacası ekosistemin insan dışındaki diğer öğelerinin varlığına özen ve saygı gösteriyoruz, göstermek zorunda kalıyoruz.

Adı, 1983 yılında yani değişim rüzgarlarının doruk noktaya ulaştığı anda konmuş olan ekoturizm, bu farklılaşmanın bir ürünüdür.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.