Travma Kavramının Tarihsel Gelişimi

04.12.2020
Travma Kavramının Tarihsel Gelişimi

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), normal insan deneyimi sınırları dışında kalan olaylara maruz kalınması sonucu oluşur ve hemen herkeste önemli sıkıntılar doğurur. Bu durumu uzmanlar, anormal bir duruma karşı verilen normal tepki olarak ifade ederler.

Travma deneyimi kişinin yaşamı için ciddi bir tehdit olabileceği gibi, onun çocuğuna, eşine ya da arkadaşı gibi diğer yakın ilişki içinde olduğu birisine yönelik ciddi bir tehdit ya da gerçek bir yaralanma vb. de olabilir. Yine kişinin evine ya da içinde bulunduğu topluma yönelik ani bir yıkım olabilir. Başka bir durum da, kişi bir kaza ya da fiziksel saldırı sonucu ölmüş veya ciddi biçimde yaralanmış birini görmüş olabilir.

Son yapılan çalışmalar cinsel saldırılar, sistematik zorbalık gibi durumlarda da TSSB yaşanabileceğini ortaya koymuştur. Hatta mağdur ya da tanıklar tarafından travmatik olarak algılanan hemen her olayın TSSB ile sonuçlanabileceği ifade edilmektedir. Gerçekte yaşanan olay, hayatına yönelik ciddi bir tehdit içermiyor olsa da kişi tarafından bu şekilde algılanmışsa, o birey için travmatik bir olay hâlini almış demektir.

Travmanın Tarihsel Gelişimi

Bugünkü anlamda “travma” ve “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” gibi kavramlar 1970’lerden itibaren kullanılmaya ve olgunlaşmaya başlamıştır. Ancak psikolojik travma ile ilgili tanımlar ve tanılar çok eskiden beri yapılagelmiştir.

Psikolojik travmayı bugünküne en yakın şekilde tanımlayan ilk kayıtlara 1666 yaşanmış olan Büyük Londra Yangınından kurtulmuş olan Samuel Pepys’in günlüklerinde rastlanmıştır. Pepys günlüğünde tanık olduğu yangınla ilgili kâbuslarından, uyku problemlerinden ve aklından bir türlü atamadığı anılarından bahsetmiştir.

Aşağıdaki tablo incelendiğinde, travma sonrasında yaşanan stresin farklı olaylarda gözlenmesine rağmen genel olarak savaşlarla daha çok ilişkilendirilmiş olduğu görülmektedir. Aslında verilen isimlere bakılınca yaşanan stres belirtilerinin tamamen duruma özgü yorumlandığı ve ortaya çıkan olayla birlikte anıldığı gözlenmektedir.

Örneğin, “demir yolu omurgası (railway spine)” o yıllarda sıkça yaşanan demir yolu kazalarından sonra kazazedelerde gözlenen stres belirtileri sonrasında konulmuş bir tanı idi ve bunun omurilikteki bir zedelenmeden kaynaklandığı düşünülüyordu. Asker kalbi, nevrasteni (sinirsel zayıflık ve bitkinlik durumu) ve efor sendromu gibi tanımlamalar yaşanan olaylar sonucunda hastalarda gözlenen, herhangi bir fizyolojik anormallik olmaksızın kalbin düzensiz çalışmasına ve kalp rahatsızlıklarına benzer belirtileri tanımlamak için kullanılmıştır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunun Tarihsel Süreçteki Adları

Travma Sonrası Stres Bozukluğunun Tarihsel Süreçteki Adları

Bomba Şoku ve Savaş Nevrozu Nedir?

Bomba şoku ve savaş nevrozu gibi kavramlar ise I. Dünya Savaşı yıllarında, savaş ortamında bulunmuş askerlerde gözlenen ani duygu değişimleri, ölmek üzere olduğu hissi, dengesini kaybedip anlamsız hareketlerde bulunması, kontrol edilmeyen istemsiz hareketler ve anlamsız jest ve mimikler sergilemesi gibi durumları ifade etmek için kullanılmıştır.

O dönemde bu belirtilerin, askerlerin yakınında patlayan bombaların oluşturduğu şok dalgasının onların beyinlerine ya da sinir sistemlerine verdiği bazı hasarlardan kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu belirtilerin fiziksel ya da fizyolojik hasara bağlı olarak ortaya çıktığı fikri I. Dünya Savaşı yıllarınca devam etmiştir.

II. Dünya savaşı yıllarında da travmaların savaşlarla ilişkilendirilmesi devam etmiş ancak cephe hattında bulunmamış askerlerde de benzer belirtilerin görülmesi nedeniyle, durumun fiziksel hasarlardan öte psikolojik olduğu düşünülmeye başlanmış ve travma ile ilgili tanımlar buna uygun yapılmaya başlanmıştır.

“Savaş nevrozu”, “travmatik fobi” gibi tanımlamalar bu dönemde yapılmıştır. Yine II. Dünya Savaşı sonrasında “Üç Gün Şizofrenisi” olarak adlandırılan ve ruhsal temelli travmalara bağlanan belirtiler önemli bir ruhsal rahatsızlık olarak kabul edilmiş ve 1952 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan DSM-I’de (psikolojik rahatsızlıkların tanı ölçütlerinin belirtildiği kitap) yer almıştır. Yukarıdan da anlaşılacağı gibi her ne kadar tanımlamalar duruma özgü yapılmışsa da zamanla demir yolu omurgası tanımlaması unutulmuş ve travma sonrası stres, savaşların oluşturduğu bir etki olarak ele alınmaya başlanmış ve bu belirtilerin yaşanan savaşla ilgili olduğu sonucuna varılmıştır.

Ancak 20.yy’ın sonlarına doğru “travma” sık kullanılan bir kelime hâlini almış ve “travma sonrası stres bozukluğu” tanımlaması da uzmanlar tarafından ortak kullanılan bir hastalık adı olarak ön plana geçmiştir. 1917 yılında çekilmiş olan alttaki resimde yaralı bir Avusturya’lı asker (solda alt köşede) içinde bulunduğu duruma uymayan bir yüz ifadesi ve çok uzaklara dalmış boş bir bakışla tipik “bomba şoku” belirtisi sergilemektedir.

Bomba Şoku Geçiren Asker

Bomba Şoku Geçiren Asker

Travma yaşantılarının psikolojik temelli olduğu fikrinin tamamen yerleşmesi Amerika Birleşik Devletlerinin Vietnam ile yaptığı savaş yıllarında ve sonrasında olmuştur. Bu dönemde Vietnam savaşı gazilerinde gözlenen ruhsal ve davranışsal problemlerin fiziksel bir hasara bağlı olmaksızın tamamen psikolojik örselenmeler bağlı olarak ortaya çıktığı kabul görmeye başlamış ve travma yaşantıları daha derinlemesine incelenmeye başlanmıştır.

Değişen bu bakış açısıyla birlikte 1970’lerden itibaren psikolojik travmaya neden olan olayların sadece savaş deneyimi ile sınırlı olmadığı ve daha başka örseleyici yaşam olaylarının da travmaya neden olduğu tespit edilmeye başlanmıştır. Özellikle 1980’lerden itibaren, sivil toplum örgütlerinin de desteğiyle, örneğin; aile içi şiddet ve cinsel saldırıları yaşamış bireylerin de savaş deneyimi yaşamış bireylerinkine tıpa tıp benzeyen bulgular tespit edilmiştir. Bu bulguların da ışığında travma konusuna gittikçe artan bir ilgi gösterilmiş ve travmaya neden olan olayların listesi ve travma tanımlarının kapsamı gittikçe genişletilmiştir.

Örneğin travma belirtilerini “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” adı altında ilk kez DSM-III’te ele alan APA bu durumu, olağan insan yaşantısının dışında olan ve bireylerde stres yaratan olaylar olarak değerlendirmiştir. Bu tanımlama DSM-III-R’de daha da genişletilerek; “Kişinin kendisi, ailesi ya da yakınlarının fiziksel bütünlüğüne ya da yaşamına yönelik ciddi bir tehdidin olması, evinin ya da içinde bulunduğu toplumun aniden hasar görmesi, bir başka kişinin ciddi yaralanmasına ya da ölümüne tanık olmak gibi normal insan yaşantısının dışında olan ve herkeste fark edilir düzeyde stres yaratan, şiddeti yüksek beklenmedik olaylar” olarak ifade edilmiştir.

DSM-IV’te travmatik yaşantıya ilişkin olayı yaşayan bireyin öznel algısı vurgulanmış ve olay esnasında kişinin tepkileri arasında aşırı korku, çaresizlik ve dehşete düşme olduğu ifade edilmiştir. Böylece travmatik yaşantının, olayın kendisinden ziyade kişinin algısıyla ilişkili olduğu vurgulanmıştır. Bugüne geldiğimizde ise DSM-V’te travma sonrası stres bozukluğu tanısı, kaygı bozukluklarının bir alt kategorisi olmaktan çıkarılmış ve ayrı bir başlık altında “Travma ve Stresörle İlişkili Bozukluklar” başlığı altında yeniden düzenlenmiştir. Böylece travma sonrası stres bozukluğunun, diğer kaygı bozukluklarından farklı bir pozisyona oturtmuştur.

DSM-V’te travmatik yaşantıların biraz daha genişletilerek, bir aile yakınının ya da yakın bir arkadaşının başına travmatik bir olay/olaylar geldiğini öğrenme ve travmatik olayların sevimsiz ayrıntılarıyla, yineleyici bir biçimde ya da aşırı bir düzeyde karşı karşıya kalma (örneğin; insan kalıntılarını toplayan ilk kişiler veya çocuk sömürüsünün ayrıntılarıyla yeniden ve yeniden karşılaşan polis memurları) gibi durumların da travmatik yaşantılar sınıfına dâhil edildiği görülmektedir. Böylece travmaya yönelik doğrudan yaşantıların yanında dolaylı yaşantılara da önemli ölçüde yer verilmiştir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.